Dilime dolanan şiirleri artık rafa kaldırmanın, eskiyen defterleri, mürekkebi akmış
mektupları ise kapandı mı bir daha asla açılmayan sandığa bırakmanın zamanı çoktan
gelmiş ve geçmişti. Elimi eteğimi defterlerden, mektuplardan çekeli uzun zaman olmuştu.
Kapıyı zorlamayı bıraktığım gün, tüm kırık parçalarla eve doğru yürürken verilmiş bir
karardı. Bu karar mutluluğuma mutluluk katmadı, mutsuzluğuma da mutsuzluk katmadı.
Sadece kapının altından, pencere pervazından gelen soğuk beni hasta etti. Bu yüzden sınır
çizgisinde yaşamayı öğrendim. Sınırı geçtiğimi hissettiğim günün gecesinde Y’yi rüyamda
gördüm. Tüm hata benimmiş gibi bana bakıyordu; oysa hata olukları çift taraflı akıp
boşalmaz mıydı? Benim tarafım bana, onun tarafı ona değil miydi? Yıllar sonra neden
rüyalarımda kendine yer edinmişti? Ellerini cebine koyduktan sonra iki kelime söyledi,
ardından açılan kapıdan içeri girdi ve kapıyı yüzüme kapattı.
Herkes evine gitti, benim gibi evini henüz bulamayanlar merdiven başlarında, sokak
aralarında zihinlerinde olup bitenleri iki ters bir düz yapıyor. Bundan dolayı ev ve
mürekkep diye düşündüm. İki kelime bu olmalıydı. Evini bulan onunla evini henüz
bulamayan benim kıyasım. Biten mürekkebim açılan hastane koridorları, üç ayda bir
aldığım ağır ilaçlar… O evini bulmuş bir Y idi. Evlenmişti, çocuğu olmuştu ve koca bir
çizgi çekmişti. “Senin tarafın orası, benim tarafım burası,” demişti. Evini bulan Y ile
mürekkebi biten ben. Basit bir şiirin en doğru dizesi… Zilin sesi bütün düşüncelerimin üzerine temiz bir sayfa çektiğinde koltuğun başındaki uzun elbiseyi üzerime geçirdikten sonra başımı örttüm. Zilin sesi bir kere daha duyuldu. Hızlı
adımlarımla antreyi geçip kapıyı açtım. Karşımda yirmilerinin başında genç delikanlı
duruyordu.
“Kime bakmıştınız?” deyiverdim solgun sesimle.
“Kusura bakma, yani bakmayın Lale abla. Semih ben, köyden…”
Semih… Gözlerim şaşkınlıkla büyüdüğünde yüzümde uzun zaman sonra oluşan sevinç
çıktığı dehlizden merhaba dedi.
“Nesibe Teyze’nin oğlu…” Başıyla onayladığında kenara çekildim ve içeri davet ettim. Görmeyeli ne kadar
büyümüştü öyle!
Semih iki saate kadar misafirim oldu. Eğer defterlerimden elimi eteğimi çekmeseydim
fiyakalı cümlelerle bu gelişi yazardım. Ardından detay vererek Semih’in burada yazılım
mühendisliğini kazandığını, yurtta kaldığını, babasının ölümünden sonra hem çalışıp hem
üniversite sınavına hazırlandığını ve zor zamanlarında yardım etmeye çalıştığım ufak tefek
şeyleri unutamadığı için teşekkür etmeye gelmesini; en büyük gelme sebebinin ise
hastalığım olduğunu itina ile eklerdim. Oysa ben Semih’i gördüğümde on, on bir
yaşlarında sıska, kısa boylu ve çok utangaç oğlan çocuğunun tekiydi. Şimdi ise kocaman
olmuştu. Çok değişmişti. Gözlerindeki merhamet parıltıları hastalığımı yüzüme tokat gibi
vursa da bu parıltılara alışkın olduğumu sık sık hatırlattım kendime. Birkaç gün önce
annemin arayıp “Uzaktan bir misafirin gelecek,” cümlesini hatırladığımda taşlar yerine
oturmuştu. Kupadaki bitki çayımı yudumlarken Semih ve ailesi için ettiğim dualar
yamacımda toplandı. Parmak uçlarımı acıtan çekingenliğimi bir kenara bırakıp kapıdan
çıktığım günü düşündüm, durdum. O günkü hâlimin bir benzerini hastalığımı öğrendiğim
gece yaşadığımı anımsadım. Belki de o iki kelime kapı ve hastalıktı.
Herkes evine gitti, kapılarını çektiler ve kilitlerini üç kez sağa çevirdiler. Kilitlenmiş o
kapının önünde günlerim, haftalarım ve aylarımla bekledim. Ve hastalığım gününü tam
kestiremediğim zamanın birinde misafirim olmaya başladı. Kapıyı kapatan(lar) gibi git
diyemedim. El işaretleri yapamadım. Kaşlarımı çatamadım. Hastalığım da görünmeyen
kapımın önünde beklerken kilidi üç kez sola çevirip açtım ve içeri buyur ettim. Sonrası,
sonrada kalmalıydı. Çekilen çizgilerin ötesine geçmemeli, beri de kendine yeniden bir
hayat kurulmalıydı. Meli-malılar zihnimde odalar dolusu cümlelerle karşıma çıktığında
kendi lügatimden birkaç kelime silmek zorunda kaldım. Güz gelene kadar hastalığımı
sakladım. Annem üzülmesin diye sır küpüne dönüştüğümü halının altına sıkıştırdım. Ölüm
düşüncesi hayatımın her yerinde kendini göstermeye başladığında annem halının altını
kaldırdı ve her şeyi öğrendi. O günden sonra her şey farklı olmadı. Annem yine annem,
ben yine bendim. Dönemeçleri dönüyor, kalan son takatim ile kimsesizlere, soyu kesilmişlere ve “Bana bir dua yok mu?” diyenlere dua ediyordum. Hayatıma hayat denilebilirdi. Çünkü Y rüyalarıma girmedi. Onun bana söyleyeceği kelimeleri yoktu. Sadece evi vardı. Y evine gitti ve ben bu gidişin arkasında o iki kelimeyi okumayı bu sefer başardım. Hüve’l Baki’yi okudum, tersleri düze çevirdim ve eve gittim, herkes gibi.